Sabahları aynı sokaklardan geçiyoruz. Aynı trafik ışıklarında bekliyor, aynı kaldırımlarda yürüyor, aynı kalabalığın içinde birbirimize bakmadan ilerliyoruz. Şehir büyüyor, binalar yükseliyor, yollar genişliyor; fakat insanın birbirine ayırdığı zaman giderek küçülüyor.
Eskiden bir mahalle, yalnızca evlerin yan yana bulunduğu bir yer değildi. Mahalle demek, birbirini tanımak demekti. Bakkal, kimin hangi ürünü sevdiğini bilir; komşu, diğerinin kapısını çalmadan önce "Bir ihtiyacı var mı?" diye düşünürdü. Çocukların sesi sokaklardan yükselir, akşam olduğunda insanlar kapı önlerinde birkaç dakika olsun sohbet ederdi.
Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin isimlerini bilmediği bir dünyada yaşıyoruz.
Teknoloji bizi birbirimize yaklaştırdı deniyor. Gerçekten de dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Fakat ilginç bir çelişki var: Uzakları birbirine bağlarken yakınımızdakilerden uzaklaşabiliyoruz.
Bir kafede oturduğumuzda yanımızdaki insanla konuşmak yerine telefon ekranına bakıyoruz. Aile sofralarında bile bildirim sesleri sohbetlerin arasına giriyor. Bir arkadaşımızın yüzündeki yorgunluğu fark etmek yerine onun sosyal medyada paylaştığı fotoğrafa bakarak nasıl olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Oysa insan, yalnızca iletişim kurmaya değil, temas etmeye ihtiyaç duyar.
Bir selamın, kısa bir sohbetin, kapıyı tutmanın veya yaşlı bir insanın poşetini taşımaya yardım etmenin hayatımızdaki değeri sanıldığından çok daha büyük. Çünkü toplum dediğimiz şey büyük sloganlardan önce küçük davranışlarla kuruluyor.
Bir şehrin gelişmişliğini yalnızca gökdelenlerinin yüksekliğiyle ölçemeyiz. Asıl mesele, o gökdelenlerin arasında yaşayan insanların birbirine ne kadar insanlık gösterebildiğidir.
Belki de modern hayatın bize sorması gereken en önemli soru şudur:
Bunca insanın arasında neden kendimizi bu kadar yalnız hissediyoruz?
Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomik koşullarda, teknolojide veya şehirleşmede aranamaz. Bir parça da kendimizde aramalıyız. Çünkü kalabalıkların içinde yalnız kalmak kadar, yalnızlığın içinden çıkmak da bizim davranışlarımızla mümkün.
Bazen çözüm çok basittir.
Asansörde karşılaştığımız komşumuza selam vermek. Bir esnafa teşekkür etmek. Telefona bakmak yerine yanımızdaki insanı dinlemek. Uzun zamandır aramadığımız bir yakınımızı aramak. Sokakta karşılaştığımız yaşlı bir insanın birkaç dakikalık sohbet ihtiyacını önemsemek...
Bunların hiçbiri dünyayı bir anda değiştirmeyecek.
Ama belki bir insanın gününü değiştirecek.
Ve bazen büyük değişimler, zaten bundan daha büyük değildir.
Şehirler betonla büyür; toplum ise insanların birbirine gösterdiği özenle.
Bu nedenle belki de kaybettiğimiz şeyi yeniden bulmak için daha fazla binaya, daha hızlı internete ya da daha kalabalık caddelere ihtiyacımız yok.
Birbirimizi yeniden fark etmeye ihtiyacımız var. Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği, sahip olduğu binalarda değil; o binaların içinde yaşayan insanların birbirlerine ne kadar yakın olduğunda saklıdır.